Savaş, tarihin en eski çağlarından beri var oldu. Siyasi ya da ekonomik çıkar çatışmaları, insanları birbirleriyle kavgaya sürükledi.

Silahlarla birlikte ordular da gelişti. Ve savaşlar da giderek daha büyük ve daha kanlı hale geldi.

Ancak 20. yüzyıla kadar, savaşlar hemen her zaman "cephe savaşı" şeklinde yaşanırdı. İki ordunun askerleri bir cephe üzerinde karşı karşıya gelir ve savaş, bu eksen üzerinde geçerdi. Bu savaşlarda sadece askerler ölürdü.

20. yüzyılda ise yeni bir savaş türü doğdu. Artık sadece askerler değil, tüm insanlık savaşın hedefi olacaktı. Hem de savaş, sadece birkaç ülkeyi değil, tüm dünyayı avucunun içine alacaktı.

Savaşlar tarihin birçok döneminde toplumlara büyük acılar ve kayıplar yaşatmıştı.

İnsanlığa gönderilmiş pek çok peygamber ve elçi, kavimlerini yeryüzünde karışıklık ve bozgunculuk çıkarmaya karşı uyarmışlardı.

Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Böylece dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin ve ahiret gününü umud edin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın." (Ankebut Suresi, 36)

Allah kan dökmeme konusunda, İsrailoğullarından da elçileri vasıtasıyla söz almıştı:

Hani sizden "Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" diye misak almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hâlâ şahitlik ediyorsunuz. (Bakara Suresi, 84)